8 Temmuz 2015 Çarşamba

in a relationship with spotify



     Bir yemek masasının etrafında toplandılar. Masadaki nesneleri tanımlamak yersiz olacaktı. Bir an önce başlamalıydılar. Sabırsız ve yorgundular. Ve bir başlangıç olarak görüyorlardı. Belki de kendilerini özgür kılacak bir adım atacaklardı. Her biri anlatacaktı yüreğindekileri, Zihinlerindeki sisli havayı dağıtacak, sürekli dibe battıkları düşünce camurundan kurtulmayı deneyeceklerdi. Söze nasıl başlayacaklarını bilmiyorlardı. Bir itici güce ihtiyaçları vardı fakat bunun ne olabileceği üzerine fikir dahi yürütemiyorlardı. Socrates Dergi yayıncıları tarafından özel olarak hazırlanan ve her yeni yayın için spotify'da paylaşıma sunulan playlistin akmasıyla farkına vardılar. Evet, o itici güç müzik idi. Müziğe bıraktılar kendilerini bir süre. Hafifliyor, vücut ve zihin tüm yükü atıyordu üzerinden. Onlar rahatladıkça "All he had to, All he had to say was goodbye" diyordu eşsiz güzellikteki kayıt. Büyük bir keyifle yaktıkları sigaranın dumanını odaya aynı anda üflüyorlardı. Bu gece de böyle son bulacaktı. 2 dakika 27 saniye'lik özgürlük ile yetinmeyecekler rüyalar alemindeki hayatlarına dönene kadar gerçekler aleminde özgürlüğü yaşamaya devam edecektiler. Büyük bir keyifti dinlemek. Düşünmek. İçmek. Sevmek. Üzülmek. Yorulmak. Gülmek tabi ki. Rüzgara bırakmak. Denizde uzanmak. gökyüzüne bakmak. Boğaza karşı yudumlamak şarabı. Gidebilmek. Yol önemli değil. Ve birtakım şeyler tabi ki.

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Zihin Oyunu

     Karanlık ve sessiz bir başlangıçtı bu. Nerede olduğum ve buraya nasıl geldiğim konusunda hiçbir fikrim yok. Odanın ortasında çömelmiş vaziyette bir öne bir arkaya doğru sallarken buluyorum kendimi. Bu bir titreme değildi, Hayır. Fakat bedenim terliyordu nedeninin bilmediğim bir durumdan ötürü. Alnımda biriken ter damlalarını sağ elimin tersiyle sildim. Gözlerim, yuvalarından fırlarcasına odayı gözetleme halindeyken üzerime sinen ezilmişlik hissi ise zihnimi meşgul etmekteydi. Bu fısıltılardı odanın sessizliğini örten. Susturamıyordum, işaret parmağını yüzüme doğru dikmiş olan kişinin sesini. Çaresizliğin sonucu olarak kendime doğru sığınıyor, ellerimle kulaklarımı kapatmaya çalışıyordum. “İşte, bu aciziyetti seni bir böcek gibi hissettiren” diye ses tonunu arttırarak devam ediyordu anlatmaya. Bu sırada gözüme bir hamam böceği edasında hareket eden ve de üzeri örtülü bir cisim ilişti. Aynı anda sesinin şiddeti karşısında iki büklüm olup duvar dibine sığındığım kişinin kendisine dönüştüğümü hissettim. Demin beni bir böcek gibi hissettiren adamın yerini almıştım ve odada usulca gezinen cisim karşısında öfkemin şiddeti taşma noktasına geldi. Onu öldürmeliyim diye düşündüm. Bu düşünceye kapılma zamanım ile düşünceyi eyleme geçirme zamanım arasında çok büyük bir süre farkı olmamalıydı. Çünkü biliyordum ki eyleme geçmeyen düşünce sadece kişiyi tüketir. Harekete geçtim ve bir hışımla elime geçirdiğim ayakkabı ile hareket eden cismin üzerine sert bir şekilde vurdum. Rahatlama duygusu yüzümde sinsi bir gülümsemenin belirmesine neden oldu. Tek bir darbede ezerek öldürebilmenin mutluluğunu ayakkabının tabanına yapıştığını düşündüğüm cisme bakarak yaşamak istedim ancak başarılı olamamıştım. Şaşkındım. Onu nasıl kaçırmış olabileceğimi düşünürken tekrar aşağılık herifin teki olduğu duygusuna kapıldım. Öldürülme girişimine maruz kalıyor fakat her defasında kurtulduğumu hissediyordum. Ama o böcek kurtulamayacaktı. Doğruldum ve demin elimden kaçan böceğin hangi yöne doğru kaçtığını izlemeye koyuldum. Bu sırada rahatsız edecek boyutta sessiz olan odada, duvarda asılı duran antika saatin tik tak sesleri karşısında çıldırabilirdim. Saatin tıkırtısını susturabilirim diye düşünürken odanın ortasında bulunan küçük tahta masanın üzerindeki çevirmeli telefonun zırıltısı öfkemi katlandırdı. Telefon ahizesini hemen yanında bulunan cam kaseye, duvarda asılı duran saati ise tam karşıda bulunan duvara çarparak kırdım. İşte ordaydı. Bu kez köşeye sıkışmıştı ve kaçamazdı. Üzerindeki örtüyü kaldırdım ve sıkıştığı köşede art arda darbelerle öfkemi kustum. Tekrar beliren bu sinsi gülümseme tepeme yediğim darbelerle alt üst oluverdi. Anlık değişimin üzerimde bıraktığı etkiyi tarif etmekte zorlanıyordum. Bir an öldürülmeyi bekleyen bir böcek gibi hissediyorken bir an o böceği öldürmeyi planlayan biri oluveriyordum. Her sonuçta öldüğümün farkında değildim ve bu belki de bilinçsiz bir şekilde kendi ölüm yolumu belirmenin sonucuydu. 

2 Nisan 2013 Salı

Yeraltı Treni


     Henüz bir ay evvel yapımı tamamlanan, hangi noktaları birbirine bağladığını bilmediğimiz yeraltı trenine gitmek üzere yan yana yürüyorduk. İkimizde sessizliğe gömülmüştük. Ellerimizi sakladığımız ceplerimizde, biriktirdiğimiz kelimeleri dökeceğimiz o anı bekliyorduk. Turnikelerden önce onun geçmesine müsaade ettim. Ardından ben geçerken bu s sırada bir çift göz tarafından izlendiğimi fark ettim. Duraksadım. “Neden izliyordu ki beni? Yanlış bir şey yapmış olabilir miyim? Niye rahatsız etti beni bu bakışlar.” Anlam veremedim. “Hadi, gidelim” dedi sıcak ve berrak ses tonuyla. Rahatsız edici bakıştan uyandıran bu ses zihnimi meşgul eden sorulara yanıt aramaktan da vazgeçirdi. Tekrar O’nun yanına vardım. Elini tutmak istedim ancak ellerini kaçırıyordu. Bu esnada durup görevliye baktım. Adamın suratındaki o sinsi pis sırıtma ifadesi çıldırtabilirdi beni biraz daha ona bakmaya devam etseydim. Geride bıraktım bir daha bakmamak üzere. O’nu düşünmeliydim. Derken hareket etmek üzere olan yeraltı trenini kaçırmama endişesi taşıyan insanlardan farklı olarak olabildiğince ağır hareket ettiğimizi düşündüm. Yüzüme sinen tebessüm sevincimin ifadesiydi. Yapabilseydim; kim bilir zamanı bile durdurabilirdim. Geçen her saniyenin bizi ayrılığa sürüklediğini biliyordum. O da farkındaydı durumun. Daha evvel okuduğu kitaptan, benimle paylaştığı cümle düştü aklıma; “Ayrılık dile gelmeden evvel yüreğe düşerdi.” Ne ki bu sırada kapılarını kapatan yeraltı treni, bir sonraki durağa doğru hareket ederken bize susup birbirimizi izleyeceğimiz bir beş dakika kazandırdı.
     Uzun koridorda sıralanan boş banklardan birine otururken fark ettik, her şeyi düşünen beyinlerin, yeraltı trenini beklerken, insanlar sıkılmasın diye izlemeleri için duvarlara monte edilen görüntülü ekranlardan birini karşımıza aldığımızı. O da izliyor gibi mi yapıyordu acaba? Şu an onu düşündüğümü düşünüyor mudur? Ellerini hala montunun cebinde saklıyordu. Sahi niye bu kadar mesafeli durmuştu bana? Yan yana oturduğumuz bankta aramıza koyduğumuz mesafe de ayrılığın davranışlara yansıyan evresi olmalıydı. Yok muydu aşkın bu evrelerini alt üst edecek bir eylem. Ne yapmalıyım O’nun gidişini engellemek için. Bilmiyordum. Yüreğe düşen ayrılık davranışlarda yaşam bulurdu kendisine. Bu söz ne demekti? Hatırlıyorum, evet yine O alıntılamıştı çok sevdiği kitaptan. Yazar haklı olabilir, demiştim sadece.  Hala konuşmuyordu. Sesini özlediğimi bilmiyordu. Konuşturmalıydım onu. Hafta sonu beyazperdede dönmeye başlayacak olan ayrılık temalı filme mi davet etmeliyim. Ah, evet yapmalıyım. Cesaretimi toplamalıyım. Neden bu kadar zorlanıyordum ki konuşurken. Vücudumu ter basmıştı yine. Gözbebeğimin büyüdüğünü hissettim. Tam konuşmayı deneyecektim ki hemen yanımızdaki bankta oturan teyzenin bakışlarını yakaladım. Daha önce sık sık yakaladığım bakışlardan sadece biriydi. “Ne bakıyorsun teyze?”  der gibi başımı salladım. Korktu. Tek bir laf dahi etmeden önüne baktı. Sinirlerim gerildi tekrar. Rahatsız eden bu bakışların sahibi olan insanları gebertme konusunda dönem dönem düşüncelere kapılıyordum. Hatta bu insanların gözleriyle birer misket gibi oynamayı bile düşündüğüm oluyordu. Bunları düşünmenin yeri ve zamanı değildi. O’nunla konuşmalıydım. Hala kıpırdamadan öylece duruyordu. Neden konuşmuyordu ki? Bir şeyler söyleyebilirdi. Kızgınlığım giderek artıyordu. Giderse gitsindi diyecek olsam da bu düşüncenin üzerimde yarattığı hüzün, zihnimde dönen bu düşünceyi anında yerle bir etti. Duygu dünyam beni içinden çıkılamaz bir duruma sokmuştu. Bu sessizlik beni çıldırtıyordu. Derken istasyonda duyulan ses yeraltı treninin geleceğini haber ediyordu.   
     Yeraltı trenin istasyona varmak üzere olduğunu bildiren ışıklar da yanınca, ani bir hareketle yerinden kalktı. Ellerini tekrar ceplerinde buluşturdu, sırtını döndü ve yerini almak üzere geçilmemesi gereken sarı çizginin üzerine gelip durdu. Gidiyor muydu yani? Hem de öylece dönüp arkasına bile bakmadan? Bir şey söylemeyecek misin?” diye seslendim. O’nun dışında istasyon durağında bulunan herkes dönüp bana baktı. Duymamıştır diye düşündüm. Yeraltı treni perondaki yerini almış, kapılarını açmıştı. Yolcular yeraltı trenindeki yerlerini alırken tekrar seslendim O’nun ardından. “Haftasonu sinemaya gelir misin benimle? Merakla beklediğimiz film vizyona girecek.” Neden onun dışında herkes dönüp bana bakıyordu? Şu an imkanım olsa bir katliama sebebiyet verebilirim. Yeraltı trenin içi bana bakan rahatsız edici yüzlerce gözü barındırıyordu. Her iki elimde yumruk halini almıştı. Vücut ısım artıyordu. Bu bakışlar altında eziliyordum. Sahi O nerdeydi? Bu gözlerden hiçbiri ona ait değildi. Tanırdım hemen o gözleri. Masmaviydi onun gözleri. Sonsuzluğu anlatırdı. Düşünceler zihnimi oyalarken yeraltı treni kapılarını kapadı. Belki de onu tekrar görecek olma fırsatını kaçırmıştım. Ancak tren hareket etmiyordu çünkü vatman devam etmesi yönünde haber bildiren ışığın yanmasını bekliyordu.
     Bu yeraltı treni onu benden alarak bir başka istasyona götürecek ve bir daha geri getirmeyecekti. İzah edilemeyen berbat bir duyguya kapılmıştım. O ise trenin içinde, trene monte edilmiş sabit bir parça gibi durmuş, öylece bana bakıyordu. Gözlerini bile kırpmadığını fark ettim. Kaybolmamı mı istiyordu bu sonsuzlukta? Paranoyakça bir tavır sergileyecek değildim. Onu götürecek olan yeraltı trenini incelemeye koyuldum. Karşı karşıya kaldığım yazı beni derinden sarsmıştı. Peronda hareket etmeyi bekleyen yeraltı trenin üzerinde kırmızı-siyah renklerle “Ölüm soğuk ve gerçektir” yazılıydı. Ne alakaydı bu şimdi? Ölümün hafızalardan silinmesini istemeyen grubun işi olmalıydı. Fakat herhangi bir işaret yoktu kimin yazmış olabileceğine dair. Birden bir titremeye kapıldım. Üşüyordum, evet. İstasyonda benden başka kimse kalmamıştı. Çenemden beynime kadar matkapla deliniyormuş gibi aniden bastıran bir acıyla karşı karşıyaydım. Tekrar ona doğru koştum. Engellemeliydim bu gidişi. Kapıları zorladım açılması için. Rahatsız eden bakışlar yerini öfkeye bırakmıştı. Fakat umrumda değildi. Sadece O’nu düşünüyordum. Zorladığım kapılar açılmıyordu. Bu sırada tekrar onu görebilmek için gerildim. Ölüm ibaresiyle ilgili yazının tam altında onunla göz göze geldim. Elindeki silahı kafasına dayamıştı. Çığlık atmaya başladım. Bu esnada siyah üniformalı biri diğerinden daha uzun boya sahip iki kişi bana doğru koşuyordu. Yeraltı treninin içinde bulunan yolcular O yokmuş gibi trenin hareket etmesini bekliyordular. Panik hali elimi kolumu bağladı. Sadece yardım edin diye bağırıyordum. O an kimsenin tepki vermemesi de beni öldürüyordu. Neden kimse o silahı almıyordu onun elinden? Görmüyor musunuz öldürecek kendisini. Kimse duymuyor mu beni?  Diye bağırdığım esnada güvenlik görevlileri kolumdan yakalayıvermişti. Görmüyor musunuz silahı dayamış başına? Müdahale etmeyecek misiniz? “Efendim, lütfen sakin olun. Tehlike arz edecek bir durum ile karşı karşıya değiliz” dedi kolumdan tutan güvenlik görevlilerinden uzun boylu olanı. Meraklı bakışlar hala üzerimdeydi. Ben ise küfürler savurmaya başladım. Tüm bu olaylar meydana gelirken peronda duran yeraltı treninin hareket etmesine izin veren yeşil ışık yandı.  Aracımız Atatürk havalimanına doğru hareket etmektedir anonsu ile birlikte yeraltı treni hareket etmeye başladı. O sırada güvenlik görevlilerinin elinden kurtulduğum gibi O’na doğru koştum.  Başparmağı ile silahın tetiğine doğru uyguladığı kuvveti görebiliyordum. Gözlerimden akan yaşları kontrol edemiyordum. Olduğum yere çöktüm ve başımı ellerimin arasına aldım. Tetiğe bastığında onun zarif ve eşsiz bedeni yere düşerken sonsuzluğu andıran gözleri kapandı. Yeraltı treninin içinde bulunan gözler ise çok ilginç bir şekilde O’na değil de bana bakıyordu. Birini kaybetmiş olmanın verdiği o sarsıcı yıkımı yaşarken aynı zamanda mide bulandıran o tiksinç bakışlar yaşadığım duygu bunalımını tarif edilemez düzeye çekti. Yeraltı treninin içinde bir ceset vardı ama kimse ilgilenmiyordu. Kolumdan tutup beni götüren güvenlik görevlilerine dil döktüğüm sırada beni anlamadıklarını düşündüm. Uzun boylu güvenlik görevlisinin suratındaki ibnemsi gülüş acıma öfke katıyordu. “O yeraltı treninin içinde sevgilim vardı. Kafasına dayadığı silahla öldürdü kendini. Görmediniz mi?” diye sordum. Cevap vermediler. Başımı öne eğdim. Çaresizdim. Anlamıyordular beni. Üstelik iğreniyordum uzun boylu olandan. Gözüm uzun boylu olanın silahına ilişti bu esnada. Acımı ve öfkemi bu şekilde dindirebilirdim belki. Ya da tüm bu acıya son mu vermeliydim. Sakin bir şekilde onlarla birlikte yürümeye devam ettim. Sakinleşebildiğim için uzun boylu olan güvenlik görevlisi yanındaki arkadaşına kolumu bırakabileceğini söyledi. Yeraltından bizi gün ışığına çıkaracak olan merdivenleri basamak basamak çıkmaya başladık. O’nu düşündüm bu sırada. Tek bir söz bile söylemeden gittiği için kızgındım. Bunu neden yapmıştı anlamamıştım, anlamayacaktım da. Ani bir hareketle güvenlik görevlisinin cebindeki silahı kaptım. Şaşkınlık ve korku hali iki arkadaşın yüzlerinin renk değiştirmesine neden oldu. Silahı güvenlik modundan çıkarıp, dolu olduğundan emin olduktan sonra ikisine doğru tuttum. Beni dinlemedikleri her anın hesabını bir bir sormaya başladım. Demin gözümün içine baka baka mide bulandıran o iğrenç bakışı sebebiyle uzun boylu olana küfürler savurdum. Tek bir tepki bile gelmedi. Herhangi bir bilgiye sahip olmadıklarından emin olduğum, kendilerine doğru tutulan silahın insan psikolojisini nasıl etkilediğini öğrenmelerini istedim. Ve bunu da başarabildiğimi görmek sevindirdi beni. Fakat beni derinden yaralayan ise O’nun bu anlamsız gidişiydi. Hiçbir şekilde idrak edemediğim bu ölüm beni sonsuz acıya sürükleyecekti. Kaldırabileceğim bir durum değildi bu. Sonsuzluğa, maviye, huzura doğru yolculuk yapmanın sırası bendeydi. Bu benim ilk ölüm deneyimim olacaktı. İki görevliye doğru tuttuğum silahı bir anda araladığım ağzıma bıraktım. Beynimi delen bu acıyı sadece beynime doğru sıkacağım bir kurşun sonlandırabilirdi. “Ölüm soğuk ve gerçektir” derken yazar kesinlikle haklıydı. Kulak vermeliydim belki de.  
  

4 Mart 2013 Pazartesi

Perfect Symmetry


‎"Who are you? what are you fighting for?" gibi sorularla zihnimi meşgul etmeye başladı. Daha sonra birkaç dakika tepkisiz bir şekilde beklememin sebebi hayatın anlamını aramam değildi elbette. Bu sessiz, tepkisiz anlarımda hangi dünyanın vatandaşı olduğumu inanın bende bilmiyorum. Kaldı ki hayatın anlamını düşünmek / aramak için zihnimi yormazdım. Belirsizlikler içinde yaşamak dururken neden yolun sonuna varayım ki. Tüm bunları yazarken şarkının sona erdiğini fark etmemek de çok ilginç.. Tekrar oynattım ki bu kez "who are you? what are you living for?" sorularına maruz bıraktı bu şarkı. Kim olduğumu bilmiyorum ama bu şarkıyı art arda birkaç kez dinlemek için yaşamadığımı biliyordum. Bildiğim bir şeyler vardı tabi ki!

-Ne yani sen bunları normal mi buluyorsun?
-Hayır, valla normal bulmuyorum ben bunu. Ekmek çarpsın bak!

22 Şubat 2013 Cuma

SMOKE!

Şarkı akıyor. Bir dakika boyunca sadece müziğini dinliyorum hayali sigaramı içerken. Tabi bu arada dumanı odamı sis bulutuna boğuyor. Öksürük tutuyor birden. Hafif geriliyorum ikinci dakikasını dinlerken. Sinir damarlarım kasılıyor ardından. Küfürler biriktiriyorum. Birden mırıldayan şarkı da isyanıma eşlik ediyor; "Hey love, stay the fuck out of my home I've told you a thousand times..." Geri sarıyorum bu kısmı tekrar dinlemek için. Bu defa bende haykırıyorum biçare. Üçüncü dakikayı geçerken artık dinmekte olan isyanımı sakinleştirmeye başlıyorum. Bırakacam bu koduğum sigarayı da!





29 Aralık 2012 Cumartesi

Unutursak Kalbimiz Kurusun

   Gözümü açtığımda olmam gereken yerde değildim. Hava soğuktu ve bedenimden kopan uzuvlarım karla kaplı arazide hiçbir zaman bana ait olmamışlar gibi hareketsiz bir şekilde öylece duruyorlardı. Göz kapaklarım kapanmasın diye direniyordum nafile çabalarla. İşlevini yitirmek üzere olan bir makine ekranının yanıp yanıp sönmesi gibi zihnimde de düşünceler, isimler belirip belirip kayboluyordu. Kelimeler bir bir düşüyordu dile.   Adeta bir bağlılık yemini olan üç kısa kelime. Öyle ki bir kere düştüyse dile geri dönülemezdi. Tek başına hiçbir anlam ifade etmeyen ancak yan yana dizildiğinde anlamı içinde boğulduğum üç kelime. Belki de sonunun bilindiği veya hissedildiği bir yolculuğa çıkmadan evvel gayrı ihtiyari söylenen kelimelerdi. Hangi şartlar altında olunursa olunsun varlığının hiçbir zaman ölmeyeceğini ifade eden harflerin uyumuydu bu üç kelime. Bir daha açılmamak üzere kapanan gözlerimden, karla kaplı toprağa düşen son bir gözyaşıyla beraber bu üç kelime de dile gelmişti.  "Unutursak kalbimiz kurusun..."

 
   "Karanlık çökünce yola çıkacağız. Sabah ezanı köyde duyulmadan evvel geri dönmüş olacağız. Merak etme güne sımsıcak yatağımızda uyanacağız." dedi büyük biraderim. İçinde bulunduğum sessizlikten endişelenmiş olacaktı ki tamamen güven aşılayacak sözler enjekte ediyordu zihnime. Endişelenmekte de haklıydı bir bakıma. Önceki yolculuklara nazaran bu defa derin bir suskunluğa hapsolmuştum. Bunun sebebini ben de anlayamamıştım. Kalbimin sıkıştığını, nefes alamadığımı hissediyordum büyük biraderim konuşurken. Sadece dudaklarının kıpırtısını görüyordum. Duyduğum tek şey ise sessizliğin sesiydi. Söylediklerine herhangi bir tepki vermediğimi görünce neşelenmemi sağlayacak bir harekette bulunarak hazırladığı kartopunu yüzüme fırlattı. Yüzüme çarpan bu kartopu ile kendime gelmiştim. Ani bir darbeyle büyük biraderimi yere serdim ve oradan hızlı adımlarla uzaklaştım. Neye uğradığını şaşıran ağabeyim ellerini açarak " İyi misin?" diye seslendi arkamdan. Cevap vermeden yoluma devam ettim. Zehra'yı görmek istiyordum. Bir tek o anlardı beni. Onunlayken yaşadığım iç huzur tarif edilemezdi.

   Her yolculuk öncesi kararlaştırdığımız yerde ve saatte buluşurduk Zehra ile.İşte geliyordu bir gülüşüyle soğuktan titreyen dünyamı ısıtan. Bu kez fazla kalamayacağını söyleyerek söze girdi. Yapması gereken işler vardı. Böyle durumlarda kalması yönünde ısrar etmezdim. Ancak bugün kalsın istiyordum. Son saniyeye kadar burada benimle zaman geçirsin istiyordum. İçimdeki sıkıntı düşüncelerimi Zehra'ya söylememe engel oldu. Kalmasını isteyemedim kendisinden. "Yarın döndükten sonra yine burada bekliyor olacağım seni, şimdi gitmem gerek." dedi Zehra. Ve daha sonra şunları ekledi; " Unutursak kalbimiz kurusun..."

    Sabah ezanının duyulmasıyla beraber güneş tarafından karşılanacağımızı düşünüyorduk. Ancak beklentilerin her zaman gerçekleşmediği bir dünyada yaşadığımızı unutmuştuk. Güneş yerine ölümlerle karşılandık köyde. Kar yağışı yerine adeta bombalar yağmıştı üzerimize. Tüm gün rahatsız eden sıkıntı bir anda yerini sonsuzluk duygusuna bırakmıştı. Tüm köy halkı bağlılık yemini olan üç kısa kelimeyi birbirlerinin kulağına fısıldayarak bağlılıklarını bildirmiştiler. Ezan bittikten sonra köyün imamı "Unutursak kalbimiz kurusun.." diyerek Zehra'yı bir daha uyumamak üzere uykusundan uyandırmıştı...

12 Aralık 2012 Çarşamba

UMUT


   
    Ne yapmak istediğini bilmediği gecelerden birini yaşıyordu (Noktalar benim) Sessizliği dinliyor, belli belirsiz kelimeler mırıldanıyordu / Birden diziyle tempo tutmaya başladı / anlaşılamaz halde mırıldanmaya devam ederken "Ölümsüz değilsin" diye sesini yükseltti / 
Kimse duymamıştı belki onu / Belki o da duymamıştı kendisini (çığlıklar benim) / Bir ışık arıyordu karanlık odasında / "Umut" arıyordu / Bir ışık yok sende biliyorsun dedi ona iç sesi / Kalktı sandalyesinden sakince ve bir sigara yaktı / Bir nefes çekti sigarasından ve bir ışık var diye cevap verdi iç sesine / Sinsi bir gülüş belirdi yüzünde ve "Ölüm" dedi / Umut orada dedi...




Oturduğu sandalyede bir öne bir geriye sallayıp durmaya başladı hareketsiz bedenini(Noktalar benim) / Bir anda karanlık bir dünyada buluverdi kendini (Tüm ışıklar benim) / Belirip belirip kaybolan cisimleri yakalamaya çalışıyordu gözleriyle / Beliren her bir cisim bir şey fısıldıyordu (Çığlıklar benim) / Görmüyordu ama duyuyordu / dokunamıyordu ama hissediyordu / Daha hızlı sallamaya başladı bedenini / Duymak istemedi söylenenleri / Elleriyle kulaklarını kapamayı denediyse de başaramadı / Kendisini rahatsız eden sesler zihninin derinlerinden geliyordu / Uzak dur diye haykırmaya başladı birden ve sarıldı bedenine sımsıkı / Ölümü fısıldıyordu kendi zihni / huzuru / umudu / mutluluğu fısıldıyordu süslü kelimelerle / Ölüm emri veriyordu kendi bedenine bu ses / Direnmeye çalışıyordu kendi iç sesine ve gözlerinden dökülen yaşlara / Omuzuna dokunan bir el ve ardından dökülen "iyi misin" sözcükleri büründüğü havadan kurtulmasını sağladı / Bu sıcak dokunuş "Aşk"ın ta kendisiydi....