29 Aralık 2012 Cumartesi

Unutursak Kalbimiz Kurusun

   Gözümü açtığımda olmam gereken yerde değildim. Hava soğuktu ve bedenimden kopan uzuvlarım karla kaplı arazide hiçbir zaman bana ait olmamışlar gibi hareketsiz bir şekilde öylece duruyorlardı. Göz kapaklarım kapanmasın diye direniyordum nafile çabalarla. İşlevini yitirmek üzere olan bir makine ekranının yanıp yanıp sönmesi gibi zihnimde de düşünceler, isimler belirip belirip kayboluyordu. Kelimeler bir bir düşüyordu dile.   Adeta bir bağlılık yemini olan üç kısa kelime. Öyle ki bir kere düştüyse dile geri dönülemezdi. Tek başına hiçbir anlam ifade etmeyen ancak yan yana dizildiğinde anlamı içinde boğulduğum üç kelime. Belki de sonunun bilindiği veya hissedildiği bir yolculuğa çıkmadan evvel gayrı ihtiyari söylenen kelimelerdi. Hangi şartlar altında olunursa olunsun varlığının hiçbir zaman ölmeyeceğini ifade eden harflerin uyumuydu bu üç kelime. Bir daha açılmamak üzere kapanan gözlerimden, karla kaplı toprağa düşen son bir gözyaşıyla beraber bu üç kelime de dile gelmişti.  "Unutursak kalbimiz kurusun..."

 
   "Karanlık çökünce yola çıkacağız. Sabah ezanı köyde duyulmadan evvel geri dönmüş olacağız. Merak etme güne sımsıcak yatağımızda uyanacağız." dedi büyük biraderim. İçinde bulunduğum sessizlikten endişelenmiş olacaktı ki tamamen güven aşılayacak sözler enjekte ediyordu zihnime. Endişelenmekte de haklıydı bir bakıma. Önceki yolculuklara nazaran bu defa derin bir suskunluğa hapsolmuştum. Bunun sebebini ben de anlayamamıştım. Kalbimin sıkıştığını, nefes alamadığımı hissediyordum büyük biraderim konuşurken. Sadece dudaklarının kıpırtısını görüyordum. Duyduğum tek şey ise sessizliğin sesiydi. Söylediklerine herhangi bir tepki vermediğimi görünce neşelenmemi sağlayacak bir harekette bulunarak hazırladığı kartopunu yüzüme fırlattı. Yüzüme çarpan bu kartopu ile kendime gelmiştim. Ani bir darbeyle büyük biraderimi yere serdim ve oradan hızlı adımlarla uzaklaştım. Neye uğradığını şaşıran ağabeyim ellerini açarak " İyi misin?" diye seslendi arkamdan. Cevap vermeden yoluma devam ettim. Zehra'yı görmek istiyordum. Bir tek o anlardı beni. Onunlayken yaşadığım iç huzur tarif edilemezdi.

   Her yolculuk öncesi kararlaştırdığımız yerde ve saatte buluşurduk Zehra ile.İşte geliyordu bir gülüşüyle soğuktan titreyen dünyamı ısıtan. Bu kez fazla kalamayacağını söyleyerek söze girdi. Yapması gereken işler vardı. Böyle durumlarda kalması yönünde ısrar etmezdim. Ancak bugün kalsın istiyordum. Son saniyeye kadar burada benimle zaman geçirsin istiyordum. İçimdeki sıkıntı düşüncelerimi Zehra'ya söylememe engel oldu. Kalmasını isteyemedim kendisinden. "Yarın döndükten sonra yine burada bekliyor olacağım seni, şimdi gitmem gerek." dedi Zehra. Ve daha sonra şunları ekledi; " Unutursak kalbimiz kurusun..."

    Sabah ezanının duyulmasıyla beraber güneş tarafından karşılanacağımızı düşünüyorduk. Ancak beklentilerin her zaman gerçekleşmediği bir dünyada yaşadığımızı unutmuştuk. Güneş yerine ölümlerle karşılandık köyde. Kar yağışı yerine adeta bombalar yağmıştı üzerimize. Tüm gün rahatsız eden sıkıntı bir anda yerini sonsuzluk duygusuna bırakmıştı. Tüm köy halkı bağlılık yemini olan üç kısa kelimeyi birbirlerinin kulağına fısıldayarak bağlılıklarını bildirmiştiler. Ezan bittikten sonra köyün imamı "Unutursak kalbimiz kurusun.." diyerek Zehra'yı bir daha uyumamak üzere uykusundan uyandırmıştı...

12 Aralık 2012 Çarşamba

UMUT


   
    Ne yapmak istediğini bilmediği gecelerden birini yaşıyordu (Noktalar benim) Sessizliği dinliyor, belli belirsiz kelimeler mırıldanıyordu / Birden diziyle tempo tutmaya başladı / anlaşılamaz halde mırıldanmaya devam ederken "Ölümsüz değilsin" diye sesini yükseltti / 
Kimse duymamıştı belki onu / Belki o da duymamıştı kendisini (çığlıklar benim) / Bir ışık arıyordu karanlık odasında / "Umut" arıyordu / Bir ışık yok sende biliyorsun dedi ona iç sesi / Kalktı sandalyesinden sakince ve bir sigara yaktı / Bir nefes çekti sigarasından ve bir ışık var diye cevap verdi iç sesine / Sinsi bir gülüş belirdi yüzünde ve "Ölüm" dedi / Umut orada dedi...




Oturduğu sandalyede bir öne bir geriye sallayıp durmaya başladı hareketsiz bedenini(Noktalar benim) / Bir anda karanlık bir dünyada buluverdi kendini (Tüm ışıklar benim) / Belirip belirip kaybolan cisimleri yakalamaya çalışıyordu gözleriyle / Beliren her bir cisim bir şey fısıldıyordu (Çığlıklar benim) / Görmüyordu ama duyuyordu / dokunamıyordu ama hissediyordu / Daha hızlı sallamaya başladı bedenini / Duymak istemedi söylenenleri / Elleriyle kulaklarını kapamayı denediyse de başaramadı / Kendisini rahatsız eden sesler zihninin derinlerinden geliyordu / Uzak dur diye haykırmaya başladı birden ve sarıldı bedenine sımsıkı / Ölümü fısıldıyordu kendi zihni / huzuru / umudu / mutluluğu fısıldıyordu süslü kelimelerle / Ölüm emri veriyordu kendi bedenine bu ses / Direnmeye çalışıyordu kendi iç sesine ve gözlerinden dökülen yaşlara / Omuzuna dokunan bir el ve ardından dökülen "iyi misin" sözcükleri büründüğü havadan kurtulmasını sağladı / Bu sıcak dokunuş "Aşk"ın ta kendisiydi....

18 Eylül 2012 Salı

Dünyanın Yas Hali

     Bu sabah uyandığımda bir hikaye vardı aklımda. Tekrar uyuyup uyandığımda ise bulanık bir zihin vardı ve de puslu, karanlık bir sokağın başında belli belirsiz duran sen... Rüya mıydı yoksa bir türlü düşüncelerimde öldüremediğim gerçeğin bana zulmu müydü kestiremiyordum. Farkında olmadan ağırlaşan bedenimi taşımakta güçlük çekiyordu bacaklarım ve acı veriyordu o anlamlandıramadığım duygu yüreğime. Evin duvarlarına tutunarak, her adımda daha zor ve de daha çok canımı acıtmasına rağmen yaşadığımın gerçek mi yoksa bir rüyamı olduğunu anlamamı sağlaması amacıyla o soğuk suyu yüzüme vurmak üzere banyoya doğru yürüdüm. Yüzüme çarptığım soğuk su işe yaramamış o ruh halinden kurtulamamıştım. Bu sırada aynada kendime bakmaya başladım. Aynaya baktıkça endişelendim, endişelendikçe de soğuk suyu sert bir şekilde yüzüme vurmaya devam ettim düzelirim umuduyla..
     Ağır bir şekilde odama dönüp gün ışığının içeri girmesine izin vermek üzere perdeyi araladım. Ne perdeydi güneşin odama vurmasını engelleyen ne de dağlar.. Bugün güneş doğmamıştı. Annelerin gözlerinde biriken yaşlar dökülmemişti bugün. Bir cumartesi günü bile ses olamamıştı annelerin diline. Ve doğmamıştı anne karnında olan ceninler. Yeşermemişti aslında daha çok yeşermesi gereken ağaçlar. Gülmemişti, gülümsemenin inanılmaz yakıştığı gamzeli insanlar da. Masumiyetin simgesi olan çocuklar bugün uyanmamıştı ve dolayısıyla başlamamıştı hiçbir oyun. Dalgalı deniz yerini dinginliğe bırakmış, rüzgar sadece zayıf olanı yıkmayı bırakmıştı, esmiyordu artık. İnsanlar susmayı bıraksa bile susmaz denilen türküler bugün dile gelmeye başlamamıştı. Romeo ve Juliet, Leyla ile Mecnun, Mem u Zin gibi efsaneler efsane olarak söylenmemişti. Aslında bugün ne benim için ne de dünya için yeni birgün olmamıştı. Bugün ne güneşin aydınlattığı bir dünya ne de milyonlarca yıldızın ışığıyla aydınlık bir gökyüzü vardı. İnsanlık bugün intihar ettiği için evren yas ilan etmişti. Bu öyle bir yas haliydi ki; ne samimiyetsizdi insanların yas hali gibi ne de nefret ve kin doluydu tıpkı yas halinde insanların büründüğü o hal gibi.. 
     Bir masum çocuğun gülüşüyle, bir annenin sımsıcak sarılmasıyla, bir kardeşin kardeşi bağrına basmasıyla, türkülerin dile gelmesiyle, nefret, kin gibi duyguların ölümüyle, ağaçların yeşermesiyle, rüzgarın yıkıp geçmeden esmesiyle, insanlığın en büyük eserlerinin canlandırılmasıyla, annelerin sesine ses olan bir cumartesi günüyle başlayan dünya düzeni tüm geçmişine sırt dönmüş ve insanlığını yitirmiş olmasına tepkisiz kalamamıştı artık..
     Demlediğim çayı yudumlarken yine aklımda sen ve yas halinde olan evren vardı.  Hem evrenin en önemli parçasıydın hem de evrenden bağımsız biriydin. Ne dünyayı senden ayrı yaşayabildim ne de senle dünyayı. Ne sana anlatabildim dünyayı ne de dünya anlatabildi bana seni. İki ayrı ucundaydık dünyanın hem çok yakın hem çok uzaktık. Ne dünyaya ne sana ne de dünyanın yas haline saygılı olamadım. Hiç olmamış bugünü yaşamaya çalıştım. Oysa ki bugün hiç uyanmamalıydım. Ben, seni ve dünyayı en güzel rüyalarımda yaşıyordum zira.
     Son bir yudum aldım çaydan ve son bir bakış attım dünyaya kendi penceremden. Kapadım pencereyi, örttüm perdeleri. Yanıbaşımda duran fotoğrafına bir göz atıp sonsuz uykuya dalmak üzere yorganı örttüm üstüme. Ve son bir söz düştü dilime; "Sen hep böyle kal bırak dünya utansın önünde..."

12 Ağustos 2012 Pazar

Dersim Dağlarında iki Umut

     Büyünce ne olacaksın sorularına maruz kaldığı dönemde Jiyan ısrarla pilot olacam der Dersim'in o masmavi gökyüzünde bir pilot gibi uçak kullandığını hayal ederdi. Gökyüzünün hakimi olacak, özgürlüğü gökyüzünde bulacaktı. Adını gökyüzüne yazacaktı ve Dersim'de herkes onun göklerin hakimi olduğunu kabul edecekti. Gökyüzüyle arasında öyle sıkı bir bağ vardı ki daha yakın olabilmek için sık sık Dersim dağlarına çıkar, hikayesini anlatırdı. Jiyan anlattıkça Güneş doğar Dersim'i aydınlatır, Jiyan sustukça da güneş dağların arkasına saklanır karanlıklar içinde bırakırdı şehri. Bu yüzden hiç susmak istemezdi Jiyan. Ta ki susturulana kadar anlatmaya devam edecekti.
     Bir de Sabiha vardı ne olacaksın sorusuna maruz kalanlardan. İsminin Sabiha konmasıyla ilk kadın savaş pilotunun adının da Sabiha olmasının bir ilgisi yoktu. Sadece "Sabiha" idi. Savaş pilotu olup bir şehri bombalamaktan ziyade onun hayali doktor olmaktı. Doktor olup Dersim'in kanayan yaralarını saracaktı. Bir doktorun yokluğundan kaybettiği annesinin helalini bu şekilde kazanacaktı. Elinden geldiğince bütün şehirdeki hastalara koşacak, onları iyileştirecekti. Sabiha yıldızları sevecekti çünkü Annesini kaybetmeden evvel onda duyacağı son sözlerden biriydi "Yıldızlar hem yön buldurur hem de aydınlatır. Bir yıldız gibi ol Kızım. Aydınlat çevreni; aydınlat ki halkın ezilmesin, yön göster ki halkın karanlık yollarda kaybolmasın."
      Jiyan'ın babası bir uçurtma yapmıştı Jiyan'a Dersim dağlarında uçurabilsin diye. Jiyan o gece sabırsızlıkla sabahı beklerken, Sabiha ise evin damında kendisi için hazırladığı yer yatağında uzanmış yıldızlara bakarak bir yandan annesini  bir yandan da Jiyan'ın Dersim dağlarında uçurtma uçurma davetini düşünüyordu.
     O sabah Jiyan bir an önce kahvaltısını yapıp dışarı çıkmak istedi. Evden çıkmadan evvel sıcak,küçük bir buse indirdi annesi Jiyan'ın yanağına. Öyle bir andı ki bu Jiyan'ın yüzünü belirsiz bir ifade kaplarken, annesi tedirgin, üzgün bir ifade içindeydi. Jiyan, Sabiha'yı da alarak Dersim dağlarına çıktı.
     Sabiha kendini o kadar yalnız hissediyordu ki bir anda ağlamaya başladı. Jiyan'ın durumu anlaması biraz sürse de Sabiha'nın yanına öylece oturdu ve hikayesini anlattı. Daha sonra Sabiha'nın hikayesini dinleyen Jiyan o kadar üzülmüştü ki birşeyler söylemesi gerektiğini biliyor fakat düşündüklerini söyleyemiyordu çok zor bir andı Jiyan için. Sonunda konuşabilmeyi başardı ve  başladı anlatmaya;" Güneş bizim için doğduğu sürece, Dersim aydınlandığı sürece biz yaşamaya devam edeceğiz, umut etmeye devam devam edeceğiz. Bugün Dersim sensin, benim ve bizim gibilerdir. Biz hayal ettikçe Dersim yaşayacak, inandıkça var olacağız. Ezilmeyeceğiz, ezmeyeceğiz. Dersim dağlarında uçurtma uçuran çocuklar yarın daha fazla olacak. İnancımız hayatımızdır. Birbirimize söz verelim Sabiha. Ne olursa olsun, hayat karşımıza istediği kadar engel çıkarsın biz o engelleri tek tek aşarak inandığımızın, hayallerimizin peşinde koşmaya devam edeceğiz. Biz hayatı yaşayacağız. Gökyüzünde bir yıldızın ışığında, güneşin doğuşu ve batışında, bir annenin sımsıcak kollarında, bir babanın oğlunu mutlu edebilmek için giriştiği yaşam mücadelesinde, hayatın her anında bıkmadan, usanmadan, kırmadan, severek yaşayacağız hayatı. Söz ver Sabiha bana, söz ver."
Bu sözler Sabiha'yı öyle bir etkilemişti ki kalkıp Jiyan'ın ellerinden tutup; "Sana söz Jiyan biz o güzel günleri yaşayacağız, yaşatacağız. Biz hayallerinin peşinden giden çocuklar olacağız. Sana söz hiçbir çocuk annesinin ölümüne şahit olmayacak Jiyan."
     O kadar masum sözcükler dökülüyordu ki Sabiha ve Jiyan'ın dudaklarından, büyüklerin o puslu, karanlık, zalim sözcüklerinden bihaber. Öyle umutlu, coşkulu ve masumdular ki nelerle karşılaşacaklarını bilmiyordular.
     Jiyan uçurtmayı havalandırırken Sabiha'dan yardım istemişti. Uçurtma havalanırken elele tutuşmuş bu iki çocuk birazdan gelişecek olaylardan habersiz gülümsemenin insan yüzüne ne kadar yakıştığını ispat edecek kadar güzel gülüyordular. Uçurtmanın gökyüzüne ulaşmasıyla Dersim'in üzerine karanlık bulutlar çökmüş, güneş bulutların arkasına sığınmış ve Dersim üzerine yağmur damlaları düşmeye başlamış. Uçurtma rüzgarla sallanmış, gökyüzünde duramayacak duruma gelmişken Dersim'e düşen ilk bomba ile uçurtma da düşmüş. Dersim'in bu dağında Sabiha ve Jiyan'ın gözlerinden süzülen yaşlar ile yağmur damlaları birbirine karışmış. Dersim bombalanmış, yürekler dağlanmış....


                 Hikaye burada biter. Umut mu o hiçbir zaman bitmeyecek...


                                             <----------------------------->


Haftanın Kitabı: Murathan Mungan ve 23 Yazarın kendi hikayesini yazdığı "Herkesin bir Dersim Hikayesi vardır"

20 Temmuz 2012 Cuma

Aşk Hiç Biter Mi?

     Kalabalıklar arasında bir başına gezmeyi çok seviyordu. Yine o günlerden biriydi. Ona göre yalnızlığını gizlemenin en iyi yoluydu kalabalıklara karışmak. Saklanmanın en iyi yolu fazla görünmektir diyenlerle aynı düşüncedeydi.Ve öyle ki bir türlü sevemediği şehrin bu kalabalık sokağında takılacaktı tek bir insan dahi kalmayıncaya dek. Tek amacı vardı o da bir hiç olduğunu hissetmek bunun en iyi yolu buydu.  
     Amaçsız yürüyüşüne başladığı sokakta Birden kulağına Jehan Barbur'a ait bir şarkı çalındı. Yakınından geçtiği müzik marketten geliyordu. "Aşk hiç biter mi? Kalır adımızla bir sokak duvarında, bir ağaç kabuğunda, bir takvim yaprağında, kalır bir çiçekte, bir mum ışığında... Aşk hiç biter mi?"  Jehan Barbur'u onun da çok sevdiğini hatırladı. Bir sigara yaktı ve düşünmeye başladı. Sahi bizim aşkımız bitmiş miydi gerçekten diye sorular üretmeye başlamıştı. Zihninin derinliklerinde konuyu kendisiyle tartışmış, çoğu tartışmada olduğu gibi bu konuda da sonuca ulaşamamışlardı iç sesiyle. Şarkı bitince yürümeye devam etti. Hayatının vazgeçilmezlerinden biri de kitaplardı. Kitap cafeye uğrayıp neredeyse tüm kitapları inceleyecek, incelediği kitapların yazıya aktarılma sürecini merak edecekti. Ve tabi ki o çok sevdiği yazarın yeni kitabına bakacaktı. Bu sırada demin dinlediği şarkıya kendisinden bir söz ekleyecekti: "Aşk hiç biter mi? Kalır bir romanda, bir kitap kokusunda.." Ona hediye edeceğini düşünerek ikisinin de çok sevdiği yazarın yeni kitabını alacak ama o hediyeyi asla veremeyecekti.
     Gitmek mi daha zor kalmak mı diye sürekli düşünüp duran biriydi. Hem gitmeyi hem de kalmayı yaşayan biri olarak ikisinin de çok acı verdiği konusunda anlaşabilmişti iç sesiyle. Yaşadıkça yazmaya başlamış, yazdıkça da acılarını paylaşabileceğini düşünmüş. Paylaştıkça yalnızlık hissi artmış yalnızlık hissi arttıkça paylaşmıştı.
     O'nun en sevdiği cafeye gidip oturdu. Karşısına aldı ve hiç konuşmadan sadece onu izledi. Anlatmak istedi herşeyi, fakat yapmadı, yapamadı. Sadece izledi. Şarkıya kendisinden sözler ekleyerek "O"nun da duyacağı şekilde söylemeye devam etti: "Aşk hiç biter mi? Kalır bir masada, bir kahve kokusunda, bir insan yüreğinde, bir sabah seherinde, bir akşam yıldızında.. Aşk hiç biter mi?"
                                                  
                                                                                           


Haftanın Kitabı: "Beşpeşe"- Murathan Mungan-Faruk Ulay-Elif Şafak-Celil Oker-Pınar Kür


                                                                                                                        20.07.2012
                                                                                                                        İSTANBUL

27 Haziran 2012 Çarşamba

Sevemedim Vedaları

     Yıldızların ışığıyla parlayan karanlık bir gecede, kasvetli ve gayet resmi bir şehrin ortasında, şehrin tüm sıkıcılığıyla tek başına mücadele eden ve artık insanlar için bir simge haline gelmiş olan gölü karşılarına almışlar, yalnızlık gösterilerinin başlangıcını, kimselerin uğramadığı ve üzeri tozlarla kaplı bir banka oturarak yapmışlardı. Öyle bir andı ki bu; ne kimselerin gelip bu büyülü anı bozmasını istiyorlardı, ne de konuşup yalnızlıklarını paylaşmak istiyorlardı. Tek şey vardı yapılacak. O da derin bir sessizliğe gömülüp, müziğin ruhuna kendilerini teslim etmek ve düşünmek, özlemek...
     Düşünüyorlardı fakat dile gelmiyordu düşünceleri. Bu sırada dinledikleri müzik bir tavsiye sunar gibiydi " Sustur bütün yerli yersiz havlayan köpekleri içinde bu karanlık sokaklar yalnız onların değil"...  Özlüyorlardı; özlenebilecek herşeyi özlüyorlardı. Belki de bir daha sahip olamayacaklarını düşündükleri tüm duyguları, tüm sevinçleri, gülümsemeleri özlüyorlardı.
     Bir sigara yaktılar, içlerindeki acıyı bir nebze de olsa dindirebilmek için. O acıya çare olmadığını iyi biliyordular ama böyle gecelerde kendilerine her zaman eşlik etmiş olan sigaradan vazgeçemiyordular. Çektikçe sigara dumanını geride kalan yılları düşünüp durmaya devam ettiler. Aslında birbirlerine yakın oldukları kadar uzak olduklarının farkına vardılar. Konuşmadan anlaşılabileceğinin mümkün olabileceğine inandılar. Sessizlikle buluştular ve sessizlikle ayrılacaklardı. Tek kelime etmeden vedalaşacaktılar. Ancak o esnada gökyüzünde patlayıveren havai fişekler ile sessizlik sona ermiş. Gökyüzü renkten renge bürünmüş.. Düşünceler, beyninden vurulmuş bir adamın olduğu yere yıkılması gibi yıkılmış.. Özlemler; küçük bir çocuğun ayrı kaldığı oyuncağını yeni bir oyuncakla unutması gibi değersiz kalmış..  Müzik; kalabalıklar içinde sesini duyurmaya çalışan dilsiz bir gencin çırpınışı gibi çalmaya devam etmiş, duyuramamış haykırışlarını, yüreklere işleyememiş.
     O an ihtiyaç duydukları tek şey küçük bir bakıştı. Mucizeyi sadece büyük olaylarda arayan insanlara nazaran küçük bir bakışın aslında büyük bir mucize olabileceğine inanmıştılar. Fakat beklenen mucize çok daha önceden gerçekleşmiş, "AŞK" o gece şehri çoktan terketmişti.
    Ayrılırken havai fişek gösterisi gibi sessizlikte sona ermiş. Müzik yüreklere işlemeye başlamış, duygular tekrar sürgün hayatına başlamıştı. Özlemler ise eski bir sandığa koyulmuş,zamanı gelince hatırlanmayı beklemiş.
    Vedaları sevemediği için veda etmemiş, gidenin arkasından bakmayı bile reddetmişti. Biri göle öylece bakakalırken öbürü gölü arkasına almış sessiz bir şekilde uzaklaşmıştı. Gölü karşısına almış olan bankta şimdi sadece tek başına oturuyordu ve bir de müziği kalmıştı.. "Bu viran şehirde, bu viran hikaye henüz bitmedi! Bitmedi bitmedi bitmedi çocuk, Bu aciz şarkılar, bu aciz dualar seni geri getirmedi getirmedi getirmedi çocuk! Dönmedin çocuk.."
                                                                                                                             27.06.2012
                                                                                                                         GÖLBAŞI/ANKARA

16 Nisan 2012 Pazartesi

Ben Giderken...

Bırakıp gitmenin ne kadar zor olduğunu, gidecek bir yerimin olmadığını anladığımda öğrendim. Gidecek bir yerimin olmadığını ise bulunduğum yere ait olmadığımı hissettiğimde... Fakat şunu da öğrendim ki çekip gitmeyi iyi bileceksin Arkadaş! Hem de arkana bile bakmadan, çıkarken sessizce kapattığın kapıyı tekrar sessizce açmaya niyet etmeden, rüzgarı arkana alarak, sisle kaplı bir gecede gri kaldırımlarda arkanda iz bırakmadan çekip gideceksin Arkadaş! O iz bırakmayan sessiz adımların öyle güçlü olacak ki seni geriye götürmeyecek... O rüzgar öyle deli esecek ki yüreğin sadece bir adım atmana müsade ediyorsa rüzgarın kuvvetiyle bacakların iki adım birden atacak... Yüreğin her ne kadar geride kalmaya dirense de aklınla birlikte yüreğinde o kadar ileride olacak arkadaş! Öyle bir gideceksin ki seni bu yoldan vazgeçirebilecek bir neden kalmayacak geride. Çünkü gitmenin altın kuralını çok iyi bileceksin; herhangi bir neden, herhangi bir iz kaldı mı geride kilometrelerce yol katetsen de aslında hiç gitmemiş sayılacaksın... Şunu da iyi bileceksin arkadaş!: "Gitmek yenilmek değildir, kazanmak da. Gitmek gitmektir işte hepsi bu" Evet böyle diyordu o çok sevdiğim şarkının en can alıcı kısmı. Gidişlerini bir zafer veya yenilgi olarak algılamayacaksın. Sadece düşeceksin yollara ve gideceksin... Bütün bunları düşünerek gitmenin zor olduğunu da öğrendim gitmeyi denerken. Herşey olabildiğince hızlı olmalı ve herşey olabildiğince de dağınık bırakılmalı... Uzun zamandır vücudumu kemiren duygulardan, düşüncelerden kurtulup gitmeyi istememdi bunları yazdıran....Gidemedim.... Hiçbirimiz gidemedik... Ne ailemizden, ne aşkımızdan, ne de kendimizden bir adım öteye dahi gidemedik...Ne aşkımıza, ne ailemize, ne de kendimize bir adım bile gidemedik.. Öylece esiri altında yaşamaya devam ettik hayatın...Yaşadığımızı düşündük insan eliyle oluşturulan ve adına "zaman" denen kavramın bizi sınırladığı bir dünyada... Yaşadığımızı düşündük içimizde biriktirdiğimiz aşk ile... Yaşadığımızı düşündük yalandan gülümsemelerimizle... Yaşamıyorduk aslında sadece biriktiriyorduk.. Aşkımızı yüreğimizde, gülümsemeleri zihnimizde biriktiriyorduk... Biriktiriyorduk ceplerimizi umut kırıntılarıyla... Bir umut bekliyorduk ışığı görebilmek adına... Görmeyecektik, görmek istiyorsak yapmamız gereken tek şeydi gidebilmek... Ama biz gidemeyecektik... İnatla avutacaktık kendimizi "Güzel günler göreceğiz, güneşli günler" diye... Güneşi sonsuza kadar görebilmenin mümkün olmadığı dünyadan gidebilirsek görebilecektik güneşi hem de sonsuza kadar.. Ve gidebilecektik kendimize, sevgiye, aşka... Evet, ben bu defa gidecektim. Kararlıydım. Fakat bu gidiş kesin gidiş olacaktı tıpkı dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkmak gibi. Herşeyi arkamda bırakarak gidecektim. Bugün o gündü. Bugün gitmek için en uygun gündü. Bugün takvime göre doğumumun kutlanıldığı gündü. Bir doğum gününde gitmekten daha güzel birşey olabilir miydi? Ben bugün gidecektim, aşka gidecektim, huzura gidecektim ben aslında kendime doğru huzurlu bir yolculuğa çıkacaktım... Kesin gidiş dedik ya dönüş bileti olmayanından... "Hoşçakal iki gözüm"

22 Mart 2012 Perşembe

Solmuş Bir Aşk Ağacı

Bunun adı "AŞK". En yalnız anında adamın ensesinde hissettirir kendisini. En unuttum dediğin anda yanında bitiverir. Unutmak için çabaladığın yılların ardından öyle bir an gelir herşeyi tekrar olduğu gibi hatırlatır adama. O öyle bir andır ki: bazen küçük bir bakış, bazen tatlı bir tebessüm ve bazen de tek bir kelimedir kulakların duyduğu..İnsanlar unutamaz. Kendilerine böylesine acı çektiren insanları, insanlar unutamaz. Çünkü köpek gibi sevmiştir. Çünkü bu aşk uğruna birçok şeyden vazgeçebilmiş, hiç olmadığı kadar cesur bir adam olabilmiştir. Böylesi yaşantıların unutulması mümkün değildir... Sonra işin içine bir de "Özlemek" girer. En umutsuz anında yine ilk sevilen özlenirdi. O öyle bir özlemdi ki; bir başkasına bakarken "O"nu anımsardı, bir şarkı dinlerken yine "O" düşerdi hatırına. Bazen düşüncelerinin gizli öznesi bazen de hayatının giriş cümlesi olurdu. Bazen yalnız başına izlediği filmin ortasında patlamış mısırını paylaştığı arkadaşı, bazen yalnız kaldığı gecelerde sırdaşı olurdu.Bazen de hayatın çekilmez olduğu anlarda sıcak bir gülümsemesiyle herşeyi unutturabilen "sevgili" olurdu.. Ama hiçbir zaman yoldan geçen bir yabancı, herhangi bir cafede herhangi birine eşlik eden veya bir başkasının derdini dinleyen sırdaş olmamıştı. Çünkü özlenilen her zaman en güzel halleriyle özlenirdi. Özlenilen, özleyen kişinin hayatında anlık bir mutluluk kaynağıydı. Özlenilen sevgiliydi... Ve birde "Ayrılık" vardı hayatımızı yerle bir eden şiddetli afetlerden.. Öyleydi ki adına nice romanlar,şiirler,şarkılar yazılmıştı. Bu şarkılardan biri şöyle diyordu:" Dağılmış saçlarım gönlünün yatağına,uyandırma. Sabah olsun ben giderim, sen kal rüyamda. Unutmak o kadar kolay mı sandın? Ayrılık bana aşktır artık." İnsanın en bilinçsiz halde olduğu an ayrılığın yaşandığı andır. Kimisinin yüreği kaldıramaz duyacağı sözleri, sessizce ayrılır, kimisi de unutmak daha kolay olur diye sancılı bir ayrılık yaşatır. Kimisi yürekten ayrılmayı tercih ederken kimisi de kalmayı tercih etmiştir.. Bazılarımız ayrılırken sevgiliyi kırmamaya özen gösterirken bazılarımız da bencilliğine yenik düşerek sevgiliyi parçalara ayırarak ayrılmayı denemiştir. Oysa bir "Hoşçakal sevdiğim" lafı bile yeterlidir...Sözün özü; Aşk ağacımız güneşli bir ilkbaharda yeşillenmeye başlamış, özlemlerimiz ile çiçekler açmaya devam etmişse de sert geçen bir sonbahar sonrası ayrılığı tatmış ve yapraklar dökmüştür....! Not: Şarkı>>> Düş Sokağı Sakinleri-Ayrılık Haftanın Kitabı: Hakan Günday-Zargana

17 Mart 2012 Cumartesi

"KELEBEK"

Canının bir hayli sıkkın olduğu gecelerden birini yaşıyordu. Yine kapanmış odasına,kendisini özenle hazırlamış olduğu müzik arşivine bırakmıştı. Bir yandan şarkılarını dinlerken, diğer yandan canını sıkan nedenleri kağıda dökmeye karar vermişti. Daha önce bunu yapmayı hiç denememişti. Bu ilk olacaktı ve de tahmin etmediği kadar zor olacaktı. Çünkü içindeki derdi kağıda dökemeyecek kadar derindeydi. Yazıya aktarılamayacak kadar soyut. Öyleydi ki yüreğinde bir yara halini almıştı. Bazı geceler kendini bu denli acılar içinde bulmasının sebebi bu yaranın kanamasıydı. O gecelerde yaptığı tek şey yaranın oluştuğu kısmın çevresini temizlemekti. Farkında değildi ama bu yara gittikçe derinleşiyordu.. Bir zaman sonra daha çok acı çekmesine neden olmuş ve artık düşündüğü tek şey yarayı iyileştirecek merhemi bulmaktı. Çareyi yazmakta buldu. Kalemin ucunun kağıda temas etmesiyle beraber müzikte dönmeye başladı beyninin içinde "Ben bir kelebeğim,yarın öleceğim,kanatlarım emanettir,çırılçıplak gömüleceğim."Ölümden başladı önce yazmaya. Yaşayabilmek için önce ölmek gerekiyordu çünkü.Ölümün bir son olmadığını düşünüyordu aksine bir başlangıçtı onun için. Yazarak ölmeyi denedi. Yazdıkça öldü,öldükçe de ölümsüzleşti. Sonra aşkı yazmak istedi.Aşkı yazabilmesi için "aşkın kendisi için nerede olduğunu bilmesi gerekiyordu?" Bunun üzerine düşündü, yazmaya kısa bir ara vererek. Aşk; ne sadece akıldaydı ne de sadece yürekte. Aşk, hem yürekteydi hem akıldaydı. Aşk, hem hayattı hem ölümdü. Aşk hem acıydı hem mutluluktu. Aşk, hem yanlnızlıktı hem birlik. Aşk, hem vardı hem yoktu. Aşk, bir vardı bir yoktu. Aşk dile gelince mi güzeldi yoksa sadece yaşamak mı bilemiyordu. Ne dile gelebiliyordu ne de yaşayabiliyordu. Aşk onun için uzaktan sevmekti. Aşk onun için yalnız gecelerde düşüncelerinde çoğalmaktı. Aşk onun için artık yazmaktı. Aşkı anlamak için yüze bakmak yeterli değildi.Aşk yürekteydi. Bir sigara yaktı ve derin bir nefes çekti. Bir yandan da müzik devam ediyordu. "Sessizsin yağmur gibi,üşüyorsun bir dal gibi, korkuyorsun kırılmaktan rüzgarda yaprak gibi, düşüyorsun kuşatılmış şehir gibi,susuyorsun içinden." Ağlamamayı öğrendiği büyüklerinden gizli gizli ağlamayı da öğrenmişti. Ve sessizliğin sesini dinlemeyi öğrenmişti. Dinledikçe sessizleşmiş,sessizleştikçe dinlemişti. Sevmeyi öğrendiği gibi kaybetmeyi de öğrenmişti. Hem sevmiş hem kaybetmişti. Gidenin arkasından sessiz, yalnız gecelerde ağlamayı öğrenmişti. Beklemeyi öğrenmişti, beklenilen gelmediği için. Ayrılığı yaşamış, ayrılamamıştı. Ayrılmak onun için kolay değildi. Yazarken acısı derinleşmişti. Yanlış bir şey yaptığını düşünmüştü. Yazdığı sayfalarca yazıyı bir çırpıda yakmıştı acısını dindirir diye. Dindirmemişti. Yürüyüşe çıkmaya karar vermişti. Gecenin bir yarısı, insanların olmadığı sokaklarda yürümeyi çok severdi. Sigara paketini evde unutmuştu. Açık bir büfede cebindeki son parayla bir paket sigara almış ve yürüyüşe devam etmişti. Ölümsüzlükten bahsetmişti yazarken. Ölümsüzlüğü ölerek bulmak istemişti. Kendilerini içkiye vermiş bir grup sarhoşa denk gelmişti. Elbet vardır bir sebepleri diye düşünüp semtin sahiline doğru yürümeye devam etmişti. Son bir sigarasını yakmış ve son şarkısını da dinlemişti: "Sen,sen giderken,kalbim burda kalırken,ellerim sessiz soğuk ve suskun öyle dururken, yalnızlık gittiğin yoldan bana geri gelirken, gözlerinden yaş yerine sessiz harfler damlarken".... Ölümün güzelliğiyle kucaklaşmış ve yeni bir başlangıç yapmıştı. Artık onun için hayatın ikinci devresi başlamak üzereydi.Bu dünyada yapabileceği başka birşey kalmamıştı.. Not:Şarkı sözleri Cem Adrian'dan alıntılanmıştır.

28 Ocak 2012 Cumartesi

Toprağı Sıksan Kemikler fışkıracak...

Her fırsatta öve öve bitiremeyiz bu ülke topraklarının güzelliğini. Her fırsatta "Bir başkadır benim memleketim" türküsünü dillendiririz. Bu konuda haklıyız tabi ki. Ülkenin her yeri muazzam güzelliklere sahip. Yüce mevlam vermiş olduğu bu güzelliğe sahip çıkamadığımızdan mıdır nedir üzerinde durulması gereken binbir türlü hadiselerle karşı karşıya getiriyor.Bu kadar muazzam güzel bir ülkede yaşıyorsak gündemin her yarım saatte bir değişmesine alışmalıyız. Bakın son olarak "gündemde tutulmayan" bir vahşet daha gözler önüne serildi. Kültür Bakanlığının Diyarbakır-Suriçi'nde yapmış olduğu restorasyon çalışmaları sırasında "cesetlere" ulaşıldı. En son edinilen bilgi ceset sayısının 24' e ulaştığı yönünde. Dedik ya ülke toprakları o derece muazzam güzelliklere sahip ya bakın bu güzelliğin sonucu bu topraklardan kafatasların fışkırdığını da görmemize neden oldu. Dedik ya gündemi çok hızlı değişen bir ülkede bazı "vahşetler" arka planda kalabiliyor. Bunlardan birisi bu topraklardan fışkıran cesetler. Ne yazık ki daha öncede bu tip olaylarla karşılaşmıştık ve bir anda gündem dışı bırakmıştık. Hiç mi konuşulmuyor? diye soracak olursanız cevabım şudur elbette konuşuluyor. Fakat gereken önem verilmiyor. Bakın bu konu üzerine görüşü sorulan Akp milletvekili Oya Eronat'ın cevabına: Ne olduğunu bilmiyoruz. Her türlü sorun olabilir. Heyelan sonucunda oluşmuş bile olabilir". Fakat bununla beraber Akp Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu'nun açıklaması da şöyleydi: "Kemiklerin İstiklal Mahkemesi dönemine ait olduğunu düşünüyorum" dedi. Neden? Çünkü doksanlı yıllarda kıyafetlerle gömüyorlarmış cesetleri de ondan.! Hatta Başbakan'ın siyasi başdanışmanı olan Yalçın Akdoğan da şunu belirtmiş: "Evet kemiklerin 90'lı yıllara ait olduğunu sanmıyoruz. Kesin sonuç Adli Tıp'tan gelecek." Bu konu hakkında görüş belirtenler var ama bazı ciddi sorunlar üzerine yapay açıklamalar yaparak geçiştirmek can sıkıcı bir durum. Kazı sırasında bulunan kemiklerle ilgili adli tıp raporu geldikten sonra bu kemiklerin hangi yıla ait olduğunu göreceğiz. Hangi döneme ait olduğu şu bakımdan önemli eğer 90'lı yıllara aitse o dönem bölgede nasıl bir vahşet yoluna gidildiğini hepimiz birlikte bir kez daha öğreneceğiz. Eğer daha yakın bir döneme ait ise bunun arkasında kimlerin olduğu ve hangi amaçla yapıldığı açığa çıkartılmalıdır. Bugün "Cumartesi Anneleri" adı altında kayıp durumda olan evlatlarını, yakınlarını arama mücadelesi sürdüren evlat acısının yüreklerini yakıp durduğu Anneler her cumartesi bu mücadeleleri için eylem yapıyor. Tek istekleri kayıp durumdaki bu evlatlarının cesetleri bile olsa bulunması. Çünkü onlar evlatlarına mezarları başında dua edebilme, mezar taşlarına su dökebilme mücadelesi veriyor. Pek önemli görülmeyen bu vahşetin aslında bazı insanlar için ne kadar önemli olduğu umarım anlaşılmıştır. Bu olayı görmezden gelemeyiz. İşin siyasi kısmına girmiyorum. Çünkü ölümler üzerinden siyaset yapmayı hiçbir zaman doğru bulmadım. Hükümet partisi olmalarından ötürü Akp vekillerinin demeçlerine yer verdim. Bu durumdan rahatsız olan insan sayısı çok az. Topraklarımızdan kemikler fışkırıyor ama biz önemsemiyoruz. Kendimizi sorgulamamız gereken bir başka konu da bu olsa gerek.. 28/01/2012 Cumartesi

26 Ocak 2012 Perşembe

"SADECE BEŞİKTAŞ"

Türkiye futbol federasyonun olağanüstü genel kurulu şüphesiz ki en çok Beşiktaş'lıları sarstı. Her kulüp kendi menfaatleri doğrultusunda adımlar atarak söylemler geliştirirken malesef Kulüpler Birliği başkanı olmasından ötürü ve de içinde bulunduğu durumun farkında olmadığını düşündüğüm nedenlerden dolayı Yıldırım Demirören tarafından Beşiktaş kulübünün menfaatleri gözardı edilmiş, kulübün menfaatlerini savunulamamıştır. 3 Temmuzdan bu yana Şike suçuyla yargılanan Serdal Adalı,Tayfur Havutçu ve Ahmet Ateş için gerekli desteği vermeyen ve bu süreçte yol arkadaşlarını yalnız bırakan Yıldırım Demirören bugün gerçekleşen olağanüstü genel kurulda yapmış olduğu açıklamalarla büyük bir yıkıma uğrattı taraftarları. Kulübün mali yönetim konusunda sıkıntılar yaşaması ve Uefa'nın bu konu üzerinde çok sıkı talimatları olması taraftar-başkan arasını yeniden açmış Yıldırım Demirören'de huzursuzluk yaratmış olsa da esas tepkinin gelmediği taraftarların ise takımın her kulvarda başarılı gidişine ve olumlu havanın bozulmasına sebebiyet vermemesine bağlanmıştı. Çünkü taraftarlar arasında Yıldırım Demirören'e karşı özellikle 3 Temmuzdan bu yana olumlu söylemler duyulmuyordu. Bugün Olağanüstü Genel Kurulda söz alan Yıldırım Demirören'den her Beşiktaş'lı malesef duymak istediğini duyamadı. Konuşmasına Galatasaray'ın kirli yıllarına gönderme yaparak ve de en önemlisi Efsane Başkan SÜLEYMAN SEBA'dan alıntı yaparak başlaması -ki bu sözü paylaşmadan geçemeyecem "Şerefli ikincilikler şerefsiz şampiyonluklardan daha önemlidir."- taraftarda acaba bu defa istenilen açıklamayı yapacak mı düşüncesi doğursa da bu böyle olmadı tabi ki. 58. maddenin değişmesi taraftarı olduğunu bildiğimiz Yıldırım Demirören toplantı içinde kulüpler arasında anlaşmazlık yaşanması nedeniyle resti çekmiş 58.madde değişmesin demişmesin demişti ama "Fenerbahçemiz bu süreçte en çok konuşulan takım. Fenerbahçeyle beraber diğer 7 takım daha var. Gelin birlik olalım gerekirse UEFA'ya bile demesi büyük bir hayalkırıklığına neden oldu. Bu söylemden sonra sosyal medyaya yansıyan görüşleri ele alarak belirtiyorum taraftar Yıldırım Demirören'i istifaya davet etti. Taraftar Grubu ÇArşı'dan henüz bir açıklama gelmemesi de ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir konu. Çünkü birtakım problemlerin yaşandığını hepimiz biliyoruz. Peki Yıldırım Demirören'in neden istifası isteniyor? Tek ve asıl sebebin "fenerbahçemiz" sözü olmadığını belirtmek isterim. Kaldı ki bu kadar sığ düşünmek yanlıştır. 1- Şike operasyonunda yol arkadaşlarına gerekli desteği vermemesi 2- Yaptıkları açıklamalarla BEŞİKTAŞ'ı suçlu gösterenlere karşı BEŞİKTAŞ'ı savunamaması 3- Fenerbahçe'yi savunmaya çalışması 4- Şikeye karşı net bir duruş ortaya koyamaması 5- Yayıncı kuruluşun pazarlamacılığını yapması ( Decoder alın) 6- Diğer maddeler arasında görmezden gelinebilecek bir madde de olsa mali sıkıntılar İşte bu sebeplerdendir ki Yıldırım Demirören istifaya davet ediliyor. 5 aylık teknik direktörün kulüp dergisine yaptığı açıklamada "SADECE BEŞİKTAŞ" diyebiliyorsa Kulüp Başkanı olarak senin bu düşünceyi destekler nitelikte açıklaman yoksa ya da fiiliyatın yoksa elbette ki istifaya davet edilirsen.
27/01/2012

18 Ocak 2012 Çarşamba

Özgürlük Sırtından Vurulmuş Yerde Yatıyor..

Sonsuzluğun gün ay ve yıl olarak dilimlere ayrıldğından bu yana 2007 yıl geçmişti.. Özgürlüğün bir kez daha insanlık tarafından sırtından vurulup yerde yattığı günlerden bir günü daha yaşadık 19 Ocak 2007'de.. Agos Gazetesi binasının önünde silahlı saldırıya uğramıştı Hrant Dink.. Neydi peki Hrant Dink'i bu kadar özel kılan.. Hrant Dink Türkiye'de bir gelişim içerisinde olan Sol siyasetinden etkilenen birisiydi. Hem Ermeni kimliğine sahip olması hem de sosyalistliğin gelişemediği ve sosyalist düşününürlerin ise ötekileştirildiği dönemde nasıl bir işe girişmiş olduğunu varın siz düşünün.. Farklı olmayı ve sürekli üretken bir çaba içerisinde olan Hrant Dink yaptıklarını somutlaştıracak bir adım atmış ve 5 Nisan 1996'da ilk sayısını yayınlayarak "Agos Gazetesin"in kuruculuğunu, yayın yönetmenliğini ve başyazarlığını yaptı. Hrant Dink daha sonra "Zaman" ve "Birgün" gazetelerinde de yazmaya devam etti. Peki Hrant Dink'in ülke siyaseti hakkında beklentileri neydi, ne yazardı?.. Öncelikle yazılarının ana teması ülke barışının sağlanması üzerine kuruluydu. Bunu kimlik siyaseti üzerinden yapmadan, düşüncelerini özgür ve cesur şekilde yazarak dillendirirdi. Ermeni kimliğine sahip olması da yaşadığı ülkede üzerine farklı bir sorumluluk yüklüyordu. "Ermeni sorunu" üzerine ise ABD'deki Ermeni Diasporasına önerileri vardı elbette. Olmalıydı da çünkü sorunun çözüm noktasında yer almak istiyordu sorunun bir parçası olmak değildi düşüncesi.. Ermeni Diasporasına bu sorun üzerine daha yumuşatıcı muhalefet yapma çağrısında bulunmuş "soykırım" gibi sert kelimelerin kullanılmasına karşı olduğunu belirtmişti. Ülkede yazdığı yazılar ile düşüncelerini söylemekten çekinmeyen Hrant Dink verdiği bir konferansta "Ben Türk değilim Türkiyeliyim ve Ermeniyim" açıklaması "Türklüğü aşağılamaktan" dolayı 3 yıl yargılanmasına sebebiyet vermişti. Ve bu yargılanma sonunda beraat etse de bu dava ülkenin demokratik bir yönetimden bir hayli uzakta olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı. Reuters'a verdiği röportajda 1915'te bir olanların bir soykırım olduğunu belirten bir açıklama yaparak Ermeni Diasporasına yakın bir tutum sergilediği düşünülse de Ermeni Diasporasından farklı olarak bu olayların sorumlusunu Osmanlı Devleti'nde değil de Avrupa Ülkeleri olarak görüyordu. İşte böyle bir insandı Hrant Dink. 2007 yılındaki suikastın davası dün görüldü. Savcı tarafından "terör örgütü" kapsamında açılan davada savcı "örgüt kapsamında değerlendirilecek delilleri mahkemeye sunamadı. Dink ailesinin sunduğu deliller ise savcılık tarafından sahiplenilmedi. Mahkemece bu delillerin araştırılması için gerekli çaba göstermezken failler hakkında kararlarını açıkladı.. Dava sonucunda Hrant Dink'in bir kez daha öldürüldüğüne şahit olduk. Ve ne yazık ki yarın Hrant Dink'i kaybedişimizin yıldönümü.. Dava bu şekilde kapanmamalı ve bu suikastın arkasındakiler bulunulmalı. Adaletin kimseye adil davranmadığı bu ülkede şu döneme kadar "yaşasın adalet" diye tempo tutulmadı bundan sonra da buna şahit olacağımıza dair umudumun olmadığını belirtmek isterim.
Dipnot: Yazımın başlığı dinlediğim müzikten REDD-Özgürlük Sırtından Vurulmuş Yerde Yatıyor 18.01.2012 Çarşamba

15 Ocak 2012 Pazar

Kalbimin En Orta Yerinde..

Ligin dibine demir atmış ve neredeyse A2 takımıyla mücadele etmiş Ankaragücü maçında sahada yokları oynayan,etkili ataklar geliştirmekte sıkıntı yaşayan bir takım vardı geçen hafta. Bilindiği üzere bu kadar sıkıntılı geçen maç sonucunda ligdeki durumu son derece kritik olan bir maçtan puansız dönmek hem taraftar açısından hem de takım üzerinde olumsuz izler bıraktı.Hafta arasında oynanan Ziraat Türkiye Kupası'nda da Gaziantep B.Bld karşısında aynı etkisiz takım sahadaydı.Ancak bu defa Beşiktaş kazanmayı bilmiş kupada üst tura çıkmayı başarmıştı. Bugün ise son derece önemli olan bir maça çıkacaktı. Bu maç hem ligdeki durumu ilgilendiriyordu hem de takım üzerindeki kötü havayı ortadan kaldırmak için bir fırsat olarak görülüyordu. Son iki maçtaki kötü performansı sebebiyle Simao yedeğe çekilirken ileride Edu ve Almeida tercihi yapılmıştı. Burada Carvalhal'in maç kadrosunu eleştirecek bir durumun olmadığı görülmektedir. Elindeki kadroyu en iyi şekilde değerlendirmeye çalışan bir Carvalhal Beşiktaş'ın 13 maçlık yenilmezlik serisi yakalamasını sağladı. Maçın ilk yarısında Necip performansıyla taraftarların beğenisini kazanırken,presi sonucu kazandığı topla ALmeida'ya al da at dercesine çok şık bir asist yaptı.Defansta Sivok'un yokluğunda oynayan İbrahim Toraman ise zaman zaman kademe hataları ve adam kaçırma gibi hatalarda bulundu. Burada Rüştü içinde belirteceğim hususlar var. Rüştü'nün yan toplardaki zaafı her maç kendisini gösteriyor ve bu da taraftarların korku dolu anlar yaşamasına sebebiyet veriyor. Son maçların yıldızı Manuel Fernandes bu maçta pek varlık gösteremedi ancak yine de 2 golde katkısı vardı. ilk golde yaptığı pas hatası ile defansın dengesiz yakalanmasına ve golü kalemizde görmemize neden olurken,Beşiktaş'ın 3.golünde Almeida'ya açmış olduğu orta ile bu hatasını telafi etti. Saha içi mücadelede kazanan taraf olan Beşiktaş bu maçla 13 maçlık bir yenilmezlik serisi yakaladı ve ligde lider ile aranın daha fazla açılmasına izin vermedi. Bursaspor teknik direktörü Ertuğrul Sağlam için ise Hayat hala devam ediyor.. Beşiktaş'ın itici gücü olan taraftarı ise her zamanki gibi renkli görüntüler yaşattılar ve 90 dk boyunca durmadan takımı desteklediler.Vefakar olduklarını açtıkları Münir Hoca Pankartı ile Ricardo Quaresma'ya olan özlemlerini kendilerine has bir yöntemle "Nerdesin Olum Sen? Özledik Seni" Pankartıyla gösterdiler. Ve tabi ki "Hayat devam ediyor Ertuğrul" tezahüratıyla eski hocalarına da göndermede bulundular. Taraftarlardan nasibini alan bir diğer Ertuğrul ise ilginçtir "Kültür" Bakanı Ertuğrul Günay aldı. Bir Ertuğrul'a laf söylersin diğer Ertuğrul alınır. Diğer Ertuğrul'a laf söylersin yayıncı kuruluşun spikeri yanlış anlar.
Güzel bir akşam yaşadık,yaşatık. Bu galibiyeti daha da anlamlı kılacak hale getirmek için Antalya deplasmanı önemli bir sınav olacak.Kaldı ki deplasman performansıyla eleştirilen bir takımız. Forza Beşiktaş..!

5 Ocak 2012 Perşembe

HESAPLAŞMA

Yeni yılın ilk günlerini yaşadığımız şu dönem bile bizi her yeni yıl gecesi dilenen, barışın hakim olduğu, özgür bir dünya dileğine aslında ne kadar uzakta olduğumuzu gösteriyor. Çünkü özgür ve barış dolu bir dünyada yaşamanın ilk yolu bunu önce kendi vicdanlarımızda yaşamaktan geçer. Daha sonra basamaklayacak olursak yaşamamız gereken alan daha kapsamlı bir alan olacaktır. Yeni yıla böyle bir giriş yaptırmaya iten sebep ise tabi ki Uludere katliamıdır. Bu katliam öyle bir katliam ki 35 insanın ölümüyle sonuçlanan ve ardından ülkeyi idare edenleri siyaset yarışına sokan, halkları ise Türk-Kürt gerginliğine iten ve beraberinde haklı-haksız sonucuna varmalarını itmiştir.Ölen 35 insanın ve o ölen insanların yakınlarına saygı gösterip olayı siyasi düşüncelerine bağlamadan yorumlayanların sayısı ise çok sınırlı. Bu sınırlı sayıda insan ise taraf tutmadan değerlendirme yaptıkları için diğer "Taraflılar" taafından birtakım benzetmelere maruz kalmışlardır. Bütün bu hengamedegöz ardı edilen ise yine insanlığın ahlaki değerleri oldu. Gelelim işin siyasi kısmına. Tabi ki bu olaylar en çok sistem partilerinin işine yaradı. Her parti bu olayı nasıl koz olarak kullanabileceği hakkında kapalı kapılar ardında toplantılar yaparak bu doğrultuda hareket ettiler. Öncelikle hükümeti yöneten parti olması dolayısıyla Akp'den başlayalım. Akp iktidarda olduğu süre zarfında asker ile ilişkileri belli seviyede tutabilmiş ve asker içindeki çürükleri ayıklamaya çalışmış ve bunda başarılı olduğu da söylenebilir. Akp dönemi öncesinde yaptıkları işlerden dolayı hesap bile sorulamayan bir askeri düzen varken şimdilerde bu durum ortadan kalkmış durumda.Akp hükümetiyle beraber Askerin yaptığı işlerden sadece asker değil hükümette sorumluydu artık. Bunu hükümet kanadının açıklamaları ve tutumları bariz bir şekilde yansıtıyordu.Bu olaydan sonra ise Hükümet adına işler iyi gitti söylenemez. Öncelikle olay sonrası açıklama yapmaktan kaçan,sorumsuz bir görüntü verdiler. Daha sonra diğer partilerin tutum ve davranışları ile bu olayı kendileri lehine olumlu yönd idare etmeyi başardılar."-Ölen halk mı ne oldu? ilk aşamada önemli değildi onlar için daha sonra ölenlerin yakınlarına tazminat verilecek gibi girişimlerde bulundular.-" Uludere katliamı en çok Bdp'nin elini güçlendirmişti. Kaldı ki bölgede sadece biz varız söylemini kullanmayı tercih ettiler. Biz halkımızı temsil eden ve daima halkımızın yanındayız söylemlerini gölgede bırakacak,dikkate bile alınmayacak bazı söylemler geliştirdiler ki asıl hatayı bunu yaparak gerçekleştirdiler. Neydi o açıklamalar hatırlayalım: parti başkanının "Bu ülke çoktan bölünmüştür" ve Altan Tan'ın "Bırakın halk molotof atsın,deşarj olsunlar"... Bu tür açıklamalar siyasetçilerin aslında yapmaması gereken açıklamalardır. Siyasi gerginliği halkın kucağına atan girişimlerdir ki bu en tehlikelisidir. Halk demişken bu olay sosyal medyada en çok tartışılan konulardan oldu. Sosyal medyayı kullanan insanlar ise her konuda oldugu gibi yine ikiye bölünmüştü. Operasyonun haklılığını savunup ölen insanların aslında Pkk'lı oldugunu ve maasum olmadıgını savunanlar ile tam tersi yönde düşünenlerdi bu gruplar. Empati kurulamadığı sürece sorunun çözümü değil parçası olmaya devam edeceğiz. Ve elimizde sadece insanların kanları ve bu kanlar üzerinden yapılan hesaplar kalacaktır. 2012 de neler yaşarız bilinmez ama sorunların çözüleceği bir yıl olması dileğiyle.. Yeni Yılın tavsiye edilen ilk kitabı: İskender Pala-Od Yeni Yılın tavsiye edilen ilk şarkısı: Linkin PArk: Not Alone