18 Eylül 2012 Salı

Dünyanın Yas Hali

     Bu sabah uyandığımda bir hikaye vardı aklımda. Tekrar uyuyup uyandığımda ise bulanık bir zihin vardı ve de puslu, karanlık bir sokağın başında belli belirsiz duran sen... Rüya mıydı yoksa bir türlü düşüncelerimde öldüremediğim gerçeğin bana zulmu müydü kestiremiyordum. Farkında olmadan ağırlaşan bedenimi taşımakta güçlük çekiyordu bacaklarım ve acı veriyordu o anlamlandıramadığım duygu yüreğime. Evin duvarlarına tutunarak, her adımda daha zor ve de daha çok canımı acıtmasına rağmen yaşadığımın gerçek mi yoksa bir rüyamı olduğunu anlamamı sağlaması amacıyla o soğuk suyu yüzüme vurmak üzere banyoya doğru yürüdüm. Yüzüme çarptığım soğuk su işe yaramamış o ruh halinden kurtulamamıştım. Bu sırada aynada kendime bakmaya başladım. Aynaya baktıkça endişelendim, endişelendikçe de soğuk suyu sert bir şekilde yüzüme vurmaya devam ettim düzelirim umuduyla..
     Ağır bir şekilde odama dönüp gün ışığının içeri girmesine izin vermek üzere perdeyi araladım. Ne perdeydi güneşin odama vurmasını engelleyen ne de dağlar.. Bugün güneş doğmamıştı. Annelerin gözlerinde biriken yaşlar dökülmemişti bugün. Bir cumartesi günü bile ses olamamıştı annelerin diline. Ve doğmamıştı anne karnında olan ceninler. Yeşermemişti aslında daha çok yeşermesi gereken ağaçlar. Gülmemişti, gülümsemenin inanılmaz yakıştığı gamzeli insanlar da. Masumiyetin simgesi olan çocuklar bugün uyanmamıştı ve dolayısıyla başlamamıştı hiçbir oyun. Dalgalı deniz yerini dinginliğe bırakmış, rüzgar sadece zayıf olanı yıkmayı bırakmıştı, esmiyordu artık. İnsanlar susmayı bıraksa bile susmaz denilen türküler bugün dile gelmeye başlamamıştı. Romeo ve Juliet, Leyla ile Mecnun, Mem u Zin gibi efsaneler efsane olarak söylenmemişti. Aslında bugün ne benim için ne de dünya için yeni birgün olmamıştı. Bugün ne güneşin aydınlattığı bir dünya ne de milyonlarca yıldızın ışığıyla aydınlık bir gökyüzü vardı. İnsanlık bugün intihar ettiği için evren yas ilan etmişti. Bu öyle bir yas haliydi ki; ne samimiyetsizdi insanların yas hali gibi ne de nefret ve kin doluydu tıpkı yas halinde insanların büründüğü o hal gibi.. 
     Bir masum çocuğun gülüşüyle, bir annenin sımsıcak sarılmasıyla, bir kardeşin kardeşi bağrına basmasıyla, türkülerin dile gelmesiyle, nefret, kin gibi duyguların ölümüyle, ağaçların yeşermesiyle, rüzgarın yıkıp geçmeden esmesiyle, insanlığın en büyük eserlerinin canlandırılmasıyla, annelerin sesine ses olan bir cumartesi günüyle başlayan dünya düzeni tüm geçmişine sırt dönmüş ve insanlığını yitirmiş olmasına tepkisiz kalamamıştı artık..
     Demlediğim çayı yudumlarken yine aklımda sen ve yas halinde olan evren vardı.  Hem evrenin en önemli parçasıydın hem de evrenden bağımsız biriydin. Ne dünyayı senden ayrı yaşayabildim ne de senle dünyayı. Ne sana anlatabildim dünyayı ne de dünya anlatabildi bana seni. İki ayrı ucundaydık dünyanın hem çok yakın hem çok uzaktık. Ne dünyaya ne sana ne de dünyanın yas haline saygılı olamadım. Hiç olmamış bugünü yaşamaya çalıştım. Oysa ki bugün hiç uyanmamalıydım. Ben, seni ve dünyayı en güzel rüyalarımda yaşıyordum zira.
     Son bir yudum aldım çaydan ve son bir bakış attım dünyaya kendi penceremden. Kapadım pencereyi, örttüm perdeleri. Yanıbaşımda duran fotoğrafına bir göz atıp sonsuz uykuya dalmak üzere yorganı örttüm üstüme. Ve son bir söz düştü dilime; "Sen hep böyle kal bırak dünya utansın önünde..."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder