2 Nisan 2013 Salı

Yeraltı Treni


     Henüz bir ay evvel yapımı tamamlanan, hangi noktaları birbirine bağladığını bilmediğimiz yeraltı trenine gitmek üzere yan yana yürüyorduk. İkimizde sessizliğe gömülmüştük. Ellerimizi sakladığımız ceplerimizde, biriktirdiğimiz kelimeleri dökeceğimiz o anı bekliyorduk. Turnikelerden önce onun geçmesine müsaade ettim. Ardından ben geçerken bu s sırada bir çift göz tarafından izlendiğimi fark ettim. Duraksadım. “Neden izliyordu ki beni? Yanlış bir şey yapmış olabilir miyim? Niye rahatsız etti beni bu bakışlar.” Anlam veremedim. “Hadi, gidelim” dedi sıcak ve berrak ses tonuyla. Rahatsız edici bakıştan uyandıran bu ses zihnimi meşgul eden sorulara yanıt aramaktan da vazgeçirdi. Tekrar O’nun yanına vardım. Elini tutmak istedim ancak ellerini kaçırıyordu. Bu esnada durup görevliye baktım. Adamın suratındaki o sinsi pis sırıtma ifadesi çıldırtabilirdi beni biraz daha ona bakmaya devam etseydim. Geride bıraktım bir daha bakmamak üzere. O’nu düşünmeliydim. Derken hareket etmek üzere olan yeraltı trenini kaçırmama endişesi taşıyan insanlardan farklı olarak olabildiğince ağır hareket ettiğimizi düşündüm. Yüzüme sinen tebessüm sevincimin ifadesiydi. Yapabilseydim; kim bilir zamanı bile durdurabilirdim. Geçen her saniyenin bizi ayrılığa sürüklediğini biliyordum. O da farkındaydı durumun. Daha evvel okuduğu kitaptan, benimle paylaştığı cümle düştü aklıma; “Ayrılık dile gelmeden evvel yüreğe düşerdi.” Ne ki bu sırada kapılarını kapatan yeraltı treni, bir sonraki durağa doğru hareket ederken bize susup birbirimizi izleyeceğimiz bir beş dakika kazandırdı.
     Uzun koridorda sıralanan boş banklardan birine otururken fark ettik, her şeyi düşünen beyinlerin, yeraltı trenini beklerken, insanlar sıkılmasın diye izlemeleri için duvarlara monte edilen görüntülü ekranlardan birini karşımıza aldığımızı. O da izliyor gibi mi yapıyordu acaba? Şu an onu düşündüğümü düşünüyor mudur? Ellerini hala montunun cebinde saklıyordu. Sahi niye bu kadar mesafeli durmuştu bana? Yan yana oturduğumuz bankta aramıza koyduğumuz mesafe de ayrılığın davranışlara yansıyan evresi olmalıydı. Yok muydu aşkın bu evrelerini alt üst edecek bir eylem. Ne yapmalıyım O’nun gidişini engellemek için. Bilmiyordum. Yüreğe düşen ayrılık davranışlarda yaşam bulurdu kendisine. Bu söz ne demekti? Hatırlıyorum, evet yine O alıntılamıştı çok sevdiği kitaptan. Yazar haklı olabilir, demiştim sadece.  Hala konuşmuyordu. Sesini özlediğimi bilmiyordu. Konuşturmalıydım onu. Hafta sonu beyazperdede dönmeye başlayacak olan ayrılık temalı filme mi davet etmeliyim. Ah, evet yapmalıyım. Cesaretimi toplamalıyım. Neden bu kadar zorlanıyordum ki konuşurken. Vücudumu ter basmıştı yine. Gözbebeğimin büyüdüğünü hissettim. Tam konuşmayı deneyecektim ki hemen yanımızdaki bankta oturan teyzenin bakışlarını yakaladım. Daha önce sık sık yakaladığım bakışlardan sadece biriydi. “Ne bakıyorsun teyze?”  der gibi başımı salladım. Korktu. Tek bir laf dahi etmeden önüne baktı. Sinirlerim gerildi tekrar. Rahatsız eden bu bakışların sahibi olan insanları gebertme konusunda dönem dönem düşüncelere kapılıyordum. Hatta bu insanların gözleriyle birer misket gibi oynamayı bile düşündüğüm oluyordu. Bunları düşünmenin yeri ve zamanı değildi. O’nunla konuşmalıydım. Hala kıpırdamadan öylece duruyordu. Neden konuşmuyordu ki? Bir şeyler söyleyebilirdi. Kızgınlığım giderek artıyordu. Giderse gitsindi diyecek olsam da bu düşüncenin üzerimde yarattığı hüzün, zihnimde dönen bu düşünceyi anında yerle bir etti. Duygu dünyam beni içinden çıkılamaz bir duruma sokmuştu. Bu sessizlik beni çıldırtıyordu. Derken istasyonda duyulan ses yeraltı treninin geleceğini haber ediyordu.   
     Yeraltı trenin istasyona varmak üzere olduğunu bildiren ışıklar da yanınca, ani bir hareketle yerinden kalktı. Ellerini tekrar ceplerinde buluşturdu, sırtını döndü ve yerini almak üzere geçilmemesi gereken sarı çizginin üzerine gelip durdu. Gidiyor muydu yani? Hem de öylece dönüp arkasına bile bakmadan? Bir şey söylemeyecek misin?” diye seslendim. O’nun dışında istasyon durağında bulunan herkes dönüp bana baktı. Duymamıştır diye düşündüm. Yeraltı treni perondaki yerini almış, kapılarını açmıştı. Yolcular yeraltı trenindeki yerlerini alırken tekrar seslendim O’nun ardından. “Haftasonu sinemaya gelir misin benimle? Merakla beklediğimiz film vizyona girecek.” Neden onun dışında herkes dönüp bana bakıyordu? Şu an imkanım olsa bir katliama sebebiyet verebilirim. Yeraltı trenin içi bana bakan rahatsız edici yüzlerce gözü barındırıyordu. Her iki elimde yumruk halini almıştı. Vücut ısım artıyordu. Bu bakışlar altında eziliyordum. Sahi O nerdeydi? Bu gözlerden hiçbiri ona ait değildi. Tanırdım hemen o gözleri. Masmaviydi onun gözleri. Sonsuzluğu anlatırdı. Düşünceler zihnimi oyalarken yeraltı treni kapılarını kapadı. Belki de onu tekrar görecek olma fırsatını kaçırmıştım. Ancak tren hareket etmiyordu çünkü vatman devam etmesi yönünde haber bildiren ışığın yanmasını bekliyordu.
     Bu yeraltı treni onu benden alarak bir başka istasyona götürecek ve bir daha geri getirmeyecekti. İzah edilemeyen berbat bir duyguya kapılmıştım. O ise trenin içinde, trene monte edilmiş sabit bir parça gibi durmuş, öylece bana bakıyordu. Gözlerini bile kırpmadığını fark ettim. Kaybolmamı mı istiyordu bu sonsuzlukta? Paranoyakça bir tavır sergileyecek değildim. Onu götürecek olan yeraltı trenini incelemeye koyuldum. Karşı karşıya kaldığım yazı beni derinden sarsmıştı. Peronda hareket etmeyi bekleyen yeraltı trenin üzerinde kırmızı-siyah renklerle “Ölüm soğuk ve gerçektir” yazılıydı. Ne alakaydı bu şimdi? Ölümün hafızalardan silinmesini istemeyen grubun işi olmalıydı. Fakat herhangi bir işaret yoktu kimin yazmış olabileceğine dair. Birden bir titremeye kapıldım. Üşüyordum, evet. İstasyonda benden başka kimse kalmamıştı. Çenemden beynime kadar matkapla deliniyormuş gibi aniden bastıran bir acıyla karşı karşıyaydım. Tekrar ona doğru koştum. Engellemeliydim bu gidişi. Kapıları zorladım açılması için. Rahatsız eden bakışlar yerini öfkeye bırakmıştı. Fakat umrumda değildi. Sadece O’nu düşünüyordum. Zorladığım kapılar açılmıyordu. Bu sırada tekrar onu görebilmek için gerildim. Ölüm ibaresiyle ilgili yazının tam altında onunla göz göze geldim. Elindeki silahı kafasına dayamıştı. Çığlık atmaya başladım. Bu esnada siyah üniformalı biri diğerinden daha uzun boya sahip iki kişi bana doğru koşuyordu. Yeraltı treninin içinde bulunan yolcular O yokmuş gibi trenin hareket etmesini bekliyordular. Panik hali elimi kolumu bağladı. Sadece yardım edin diye bağırıyordum. O an kimsenin tepki vermemesi de beni öldürüyordu. Neden kimse o silahı almıyordu onun elinden? Görmüyor musunuz öldürecek kendisini. Kimse duymuyor mu beni?  Diye bağırdığım esnada güvenlik görevlileri kolumdan yakalayıvermişti. Görmüyor musunuz silahı dayamış başına? Müdahale etmeyecek misiniz? “Efendim, lütfen sakin olun. Tehlike arz edecek bir durum ile karşı karşıya değiliz” dedi kolumdan tutan güvenlik görevlilerinden uzun boylu olanı. Meraklı bakışlar hala üzerimdeydi. Ben ise küfürler savurmaya başladım. Tüm bu olaylar meydana gelirken peronda duran yeraltı treninin hareket etmesine izin veren yeşil ışık yandı.  Aracımız Atatürk havalimanına doğru hareket etmektedir anonsu ile birlikte yeraltı treni hareket etmeye başladı. O sırada güvenlik görevlilerinin elinden kurtulduğum gibi O’na doğru koştum.  Başparmağı ile silahın tetiğine doğru uyguladığı kuvveti görebiliyordum. Gözlerimden akan yaşları kontrol edemiyordum. Olduğum yere çöktüm ve başımı ellerimin arasına aldım. Tetiğe bastığında onun zarif ve eşsiz bedeni yere düşerken sonsuzluğu andıran gözleri kapandı. Yeraltı treninin içinde bulunan gözler ise çok ilginç bir şekilde O’na değil de bana bakıyordu. Birini kaybetmiş olmanın verdiği o sarsıcı yıkımı yaşarken aynı zamanda mide bulandıran o tiksinç bakışlar yaşadığım duygu bunalımını tarif edilemez düzeye çekti. Yeraltı treninin içinde bir ceset vardı ama kimse ilgilenmiyordu. Kolumdan tutup beni götüren güvenlik görevlilerine dil döktüğüm sırada beni anlamadıklarını düşündüm. Uzun boylu güvenlik görevlisinin suratındaki ibnemsi gülüş acıma öfke katıyordu. “O yeraltı treninin içinde sevgilim vardı. Kafasına dayadığı silahla öldürdü kendini. Görmediniz mi?” diye sordum. Cevap vermediler. Başımı öne eğdim. Çaresizdim. Anlamıyordular beni. Üstelik iğreniyordum uzun boylu olandan. Gözüm uzun boylu olanın silahına ilişti bu esnada. Acımı ve öfkemi bu şekilde dindirebilirdim belki. Ya da tüm bu acıya son mu vermeliydim. Sakin bir şekilde onlarla birlikte yürümeye devam ettim. Sakinleşebildiğim için uzun boylu olan güvenlik görevlisi yanındaki arkadaşına kolumu bırakabileceğini söyledi. Yeraltından bizi gün ışığına çıkaracak olan merdivenleri basamak basamak çıkmaya başladık. O’nu düşündüm bu sırada. Tek bir söz bile söylemeden gittiği için kızgındım. Bunu neden yapmıştı anlamamıştım, anlamayacaktım da. Ani bir hareketle güvenlik görevlisinin cebindeki silahı kaptım. Şaşkınlık ve korku hali iki arkadaşın yüzlerinin renk değiştirmesine neden oldu. Silahı güvenlik modundan çıkarıp, dolu olduğundan emin olduktan sonra ikisine doğru tuttum. Beni dinlemedikleri her anın hesabını bir bir sormaya başladım. Demin gözümün içine baka baka mide bulandıran o iğrenç bakışı sebebiyle uzun boylu olana küfürler savurdum. Tek bir tepki bile gelmedi. Herhangi bir bilgiye sahip olmadıklarından emin olduğum, kendilerine doğru tutulan silahın insan psikolojisini nasıl etkilediğini öğrenmelerini istedim. Ve bunu da başarabildiğimi görmek sevindirdi beni. Fakat beni derinden yaralayan ise O’nun bu anlamsız gidişiydi. Hiçbir şekilde idrak edemediğim bu ölüm beni sonsuz acıya sürükleyecekti. Kaldırabileceğim bir durum değildi bu. Sonsuzluğa, maviye, huzura doğru yolculuk yapmanın sırası bendeydi. Bu benim ilk ölüm deneyimim olacaktı. İki görevliye doğru tuttuğum silahı bir anda araladığım ağzıma bıraktım. Beynimi delen bu acıyı sadece beynime doğru sıkacağım bir kurşun sonlandırabilirdi. “Ölüm soğuk ve gerçektir” derken yazar kesinlikle haklıydı. Kulak vermeliydim belki de.